“NUSRET“ LE GELEN NUSRET
Çanakkale Boğazı’na Almanlar 377 mayın döşemişlerdi. Fakat İtilaf kuvvetlerinin mayın tarama gemileri, bu mayınları temizlemişler ve gemilerinin rahat bir şekilde Boğaz’dan geçebileceği raporunu merkezlerine iletmişlerdi.
Çanakkale müstahkem mevkii komutanı Cevat Paşa sıkıntılı bir şekilde Mecidiye, Namazgah ve Hamidiye tabyaları arasında mekik dokuyordu. Karargahına gelip, tahta masasına oturduğunda , yorğunluktan gözleri kapandı. Bu kısa uyku esnasında bir rüya görmüştü.
Rüyasında “ Denizin üstüne bak “ deniyordu.
Denize baktığında, bir nur halesi görmüş, nur içinde de bir Vav ve Kef görmüştü. Heyecanla uyanmıştı. Soğanlıdere ve Baykuş tabyalarını teftiş için kalktı. Yolu üzerinde, kızının mezarına uğrayıp dua ederken nurani yüzlü bir zat ile karşılaştı.
O Zatın “ Bir derdin mi var evladım? “ sorusu üzerine gördüğü rüyayı anlattı.
18 MART ZAFERİNİN BİLİNMEYEN YANLARI
1915 yılı 18 Martının perşembe günü. Tarihimizin en azametli zaferinden birisini kazandığımız Çanakkale muharebelerinin ilk perdesini o gün, kapatmıştık.
Bu zaferden 1 ay bir hafta sonra, Çanakkale Boğazı'ndan defedeceğimiz müttefik donanması, bu kez Çanakkale'nin kara savaşlarına başlayacaktır. Onu da kazanacağız. Ama bu, hüzün dolu bir destandır ki, anlatmaya dil varmaz.
Keşke Çanakkale'yi yaşamamış olsa idik öyle ya, Osmanlı, 20 milyon kilometrekarelik bir devlet iken. Peşte'yi Belgrad'ı Bağdat'ı Tunus ve Cezayir'i kaybedebilirdi Ama Çanakkale'yi... İslâm hilafet merkezinin ve devletimizin başşehrinin ikiyüz kilometre ötesindeki Çanakkale'yi..? Bu olmamalı idi. İstanbul'un burnunun dibindeki Çanakkale'yi müdafaa etmek Korunda kalmıştık. Çanakkale'den çok uzaklarda olmalı idik. "Hüzünlü destan" deyişimizin sebebi budur. Demek ki, bitiyorduk.
İSİM İLE MÜSEMMÂ BİR MUALLİM:MUALLİMNÂCİ
Asıl adı Ömer olan Muallim Nâci merhûm, İstanbul'da doğmuştur. Yedi yaşında babasını kaybedince, Varna'ya dayısının yanına gider. Orada medrese tahsili yanında hususi dersler de alarak Batı dillerini de öğrenir.
Gençlik yıllarında doğduğu yere yani İstanbul'a tekrar gelir... Ve kendini matbuat içinde bulur. Çok geçmeden kalemiyle meşhur olur. Başta kayınpederi Ahmet Mithat Efendi'nin gazetesi Tercümân-ı Hakîkat olmak üzere, birçok gazetede yazarlık yapar.
Nihayet kendisi Mecmua-i Muallim'i çıkarıp başlıbaşına bir edebiyat mektebi hükmünde icraatta bulunur. Bu arada Galatasaray Sultanîsi'nde, Hukuk ve Mülkiye mekteplerinde hocalık da yapmaktadır. Ne var ki, ömrü kısa sürer ve en velûd olduğu çağında vefât eder.
Ali Ekrem Bey onun vefâtına bir tarih kıt'ası yazar ki, her cümlesi mahz-ı hakikattir:
"Yine bir kevkeb ufû eyleyerek,
Oldu muzlim edebin minhâcı,
Geldi bir devr-i mâtem şiire,
İrtihâl etti Muallim Nâci!"
HAMDULLAH SUPHİ ANLATIYOR
Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966), 1920'de ilk TBMM'ne Antalya milletvekili olarak girdi. Aynı yıl ilk İcrâ Vekilleri Heyeti'nde, maârif vekilliğine getirildi. 1923'de TBMM'ne İstanbul milletvekili olarak katıldı. 1925'te ikinci kez maârif vekilliği vazifesinde bulundu. 1927'de yeniden İstanbul milletvekili seçildi. 1935'te Bükreş büyükelçiliğine tayin olundu. (Ana Britannica, 20/383) Büyükelçilik yaptığı yıllara ait bir hâtırasını şöyle anlatıyor:
"Yugoslavya'nın üç büyük şâirinden birisi Bükreş'te büyükelçi olarak vazife gördü. Sekiz ay uğraştım, onu İstanbul'a getirdim. Kalbinden biraz hasta idi. Maksadım, İstanbul'un güzelliklerin göztererek, eşsiz âbidelerini tanıtıp, sihir ve füsûnu önünde şâirin kalemini memleketimin lehinde kullandırmak, bir şiir yazdırmaktı.
Tanzimat Fermanı ve Bazı Gerçekler
3 Kasım günü îlan edilen "Tanzîmat Fermânı"ndan hemen sonra bir "Fermân-ı Âlî"yayınlamış, daha sonra da iki yıl önce Sultan Mahmut döneminde mer'iyete konan 1254 (M. 1838) tarihli ceza kanununu ilgâ eden yeni bir ceza kanunu çıkarılmıştır.
Gülhâne Fermânı'nda da, zeyli gibi çıkarılan Fermân-ı Âlî'de de, Osmanlı Devlet yapısındaki esas mefhumların maksatlı bir şekilde kargaşaya getirilmiş olması enteresandır.
Bu sebeple "yerli bilim adamlarımıza" göre de;
Tanzimat Fermanı ve Bazı Gerçekler
3 Kasım günü îlan edilen "Tanzîmat Fermânı"ndan hemen sonra bir "Fermân-ı Âlî"yayınlamış, daha sonra da iki yıl önce Sultan Mahmut döneminde mer'iyete konan 1254 (M. 1838) tarihli ceza kanununu ilgâ eden yeni bir ceza kanunu çıkarılmıştır.
Gülhâne Fermânı'nda da, zeyli gibi çıkarılan Fermân-ı Âlî'de de, Osmanlı Devlet yapısındaki esas mefhumların maksatlı bir şekilde kargaşaya getirilmiş olması enteresandır.
Bu sebeple "yerli bilim adamlarımıza" göre de;
ULEMA+ORDU+PÂDİŞAH=OSMANLI DEVLETİ
Cemil Meriç'ten tesbitler
"Kanunî'nin bir kanunu var; herkesi toplar ve üzerine yemin ettirir, başta kendisi olmak üzere.. Pâdişah şeriatın uygulayıcısıdır. Şeriatı bilen pâdişahın üstündedir, o da ulemâ. Ulemâ da işlerini askere orduya dayanarak yapar.
"İmparatorluk; 1. Ulemâ, 2. Ordu, 3. Padişah'tan teşekkül eder. Ordu yıkılınca muvazene bozuldu.
"Türkiye'nin en vahim hâdisesi. Yeniçeriliğin ılgâ-sıdır. Cevdet Paşa'ya tarih yazdırılır. Fakat Cevdet Paşa kurnaz ve akıllıdır. Yeniçerilik ilgâ edilmeliydi, der. Tarihi de zaten 1826'ya kadar yazar. Ondan sonrası yoktur. Sebep? Açık. Osmanlı yok artık.
"II. Mahmud'un ordusu milli değildi. III. Selim'den sonra tıbbiye, harbiye Fransızlar'ın elindedir. Hâriciye de ingilizlerin eline geçmişti.
"Bunu ben 55 yaşından sonra görebildim. Bize ilk mektepten üniversiteye kadar Yeniçeri kaldırılmalıydı, diye okuttular. Yeniçeri kokadır diye yutturdular. Bir İmparatorluk birden ölmez.
GENTİLE BELLİNİ KİMDİR?
Gentile Bellini, İtalyan kökenli (Venedik'li) dünyaca meşhur bir ressamdır.
Rönesans dönemi Venedik ekolünün mühim temsilcilerinden olan bu ressam, 1479'da Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.) tarafından Osmanlı sarayı için talep üzerine İstanbul'a gönderilmiştir.
Bir seneyi aşkın bir süre İstanbul'da kalan Bellini, burada Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın meşhur II. Mehmed isimli portresini yapmıştır.
Aslı Londra Ulusal Galerisi'nde bulunan bu resim, daha sonra Fausto Zonaro tarafından daha büyük boyda kopye edilmiştir.
Fausto Zonaro da 1854'te Padova'da (İtalya) doğmuş mühim bir ressam olup, 1891'de İstanbul'a gelmiştir. Yaptığı resimler çok beğenilince, padişah II. Abdülhamid Han rahmetullâhi aleyh'in Ressâm-ı Hazret-i Şehriyârisi olmuştur.
BENZET; AMA ASLÂ BENZEME
Sabetay Sevi cemaati mensuplarından ve "Evet Ben Selanikliyim, Türkiye Sabetaycılığı" kitabının yazarı Ilgaz Zorlu, geçen sene, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Diyalog Platformu'nda yaptığı konuşmada, Türkiye'de sayıları 100 bini bulan Sabetayclar'ın asıl hüviyetlerini gizlemelerinden yakındı. Zorlu, İzmirli bir haham olan ve bazıları tarafından mesih olarak kabul edilen Sabetay Sevi'nin adıyla anılan Sabetaycılığı şöyle tavsif etti: "Sabetaycılar bence Türkiye'nin gizli Yahudi cemaatidir. Kendilerine sorarsanız, Türk ve kabul edilebilir ölçüde Müslüman bir cemattir. İsrâil'de Sabetaycılık, Yahudilik içinde kabul edilmiyor."
MUŞTAK BABA VE ANKARA'NIN BAŞŞEHİR OLUŞU
Ankara'nın başşehir oluşunu ve o günü, zamanın Ankara Vâlisi Yahya Gâlip Bey, neşrettiği hâtıralarında şöyle naklediyor:
"23 Nisan 1920'de üç yüze yakın mebusun iştirakiyle Hacı Bayram Velî'nin câmiinde dinî bir toplantı yapılmıştı. Hatimler indiriliyor, Buhârî-i şerifler okunuyor, zafer için duâlar ediliyordu. Toplantı sona erince câminin ihtiyar kayyimi Hacı Bayram'a ait işlemeli bayrağı eline aldı. Bütün mebûslar hep bir ağızdan tekbir getirerek merâsimle câmiden çıktılar.
Son yorumlar
8 weeks 2 days önce
9 weeks 5 days önce
12 weeks 1 gün önce